28 Aralık 2009 Pazartesi

Marsis


Önce bi şarkısını yayınlayalım da, laptopuma kavuşabilirsem daha uzun yazarım

Hay Aksi!

Canım sıkkın bikaç gündür.Çünkü laptopum kırıldı...
Fotoğraftaki laptop benimki değil, benimki asus ama kırılma şekli aynı.Son günlerde ne doğru düzgün nete girebiliyorum ne de blogu güncellemeye bu kadar heveslenmişken onunla ilgilenebiliyorum.Hayat desen zaten bi halta benzediği yok...
Neyse koy gitsin Pascal, sağlık olsun

21 Aralık 2009 Pazartesi

Yarınki Kadroyu Kim Tutturabilir Acaba?



Yarın Ziraat Türkiye Kupası'nın ilk maçında deplasmanda Manisaspor'a karşı oynuyoruz.Lige ara verilmesi, sakatların çokluğu, Türkiye Kupası'nın ilk maçı olması gibi faktörlerden dolayı bu sene pek forma şansı bulamayan genç oyuncuların ağırlıkta olduğu bir ilk 11 bekliyoruz Mustafa Denizli'den.O da bizim bu beklentimizin farkında olaraktan kesin bi terso yapacaktır.Peki Mustafa Denizli'nin çıkaracağı kadroyu tahmin edebileniniz olur mu acaba?Ben size bi ipucu sunayım önce;

Sakatlar: Rüştü, Hakan, İbrahim Kaş, Ferrari, Fink, Nihat, Holosko, Batuhan.Ayrıca Toraman ve Uğur İnceman'ın durumları net değil...

O zaman geriye kaldı; Erkan Zengin, Necip Uysal, Serdar Özkan, Tabata, İsmail Köybaşı, Rıdvan Şimşek, Korcan Çelikay, Erhan Güven.Bunların arasına Ernst, Sivok ve Bobo/Nobre ikilisinden biri girdim mi bu maç kesin izlenir, hatta imkan olsa Manisa'ya kadar gidilir.

Kadroyu da tutturan olursa eğer; ödül olarak M.Denizli'nin çıkardığı 11i bildim, yeminlen daha önceden benim aklıma geldiydi diye hava atar fena mı?

Maçın hakemi; Hüseyin Göçek
Yayın; TRT 1
Saat; 20:30
Deplasman Tribün fiyatı ise 5 TL

Besin Girmeyen Mideye Hortum Girer || Endoskopi

21 Aralık 2009
Bugün fizyolojik açıdan hayatımın en acı günlerinden biri oldu.Yaklaşık 1buçuk ay önce kontrol amaçlı doktora gittiğimde, endoskopi olacaksın cevabı aldım, "oluruz ya ne olacakki" diye geçirdim içimden hatta.Ama iş o kadar basit değilmiş, bugün içimden neler geçti neler...

Bir gün öncesinden, yani pazar akşamı saat 8'den beri hiçbişey yemedim yasak olduğu için.Zaten normalde de pek bişey yediğim söylenemez ama "yasak" kelimesini duyduğum an delesim geliyor hep nedense.Sabaha kadar aş eriyomuşum gibi sanki aklıma binbir türlü yiyecek içecek geldi, gecenin 3'üne kadar uyuyamadım.

Sonunda sabah oldu kalktım gittim hastaneye, sıra aldım falan bekliyorum orda.Ama içerden gelen sesleri duydukça içim ürpermeye başladı.Yan yana 2 oda var, birinde endoskopi yapılıyor birinde kolonoskopi.Endoskopi odasından pek ses geldiği söylenemez haliyle, çünkü hastaların ağzında hortum olduğundan bağıramıyorlar, sadece çırpınıyorlar.Kolonoskopiyi de merak edip araştırırsanız ne demek istediğimi anlarsınız zaten...

İçerden çıkanlara bakıyorum, koca koca adamlar, kadınlar falan.Hepsini dışarda bekleyen 3-5 kişi var ve hepsi de ağlayarak çıkıyor dışarı.Ben de saf gibi kendim gittim.Tabi daha da kötü oldum haliyle ve beklerken sıra bana geldi sonunda.Asıl olay bundan sonra başlıyor tabi...

İçeri girer girmez oturttular bi yere, ağzımı açıp bi tür uyuşturucu sprey sıktılar.Anında ağzımın hissiyatını kaybettim orda.Sonra doktor geldi, sünnetçi amca edasıyla, hemşireler bana uygun pozisyon ayarlamaya çalışırken o da bi yandan kaç yaşındasın, öğrenci misin, ne okuyosun tarzında sorular sormaya başladı.Tam konuşurken ağzıma yuvarlak, ortası delik bi nesne yerleştirdiler ve o kalın ve siyah hortum belirdi doktorun elinde.O anda kalp atışlarım tavan yaptı zaten.Ben küçük, ince bişey beklerken karşıma resmen su borusu gibi bişey çıktı.

Doktor nefesini tut der demez ağzıma hortumu yerleştirdi, ulan dur daha nefesimi tutamadım demeye vakit kalmadı ki tutamadım ben de zaten.Doktor çemkirdi bi anda napıyosun, tut şu nefesini, akciğerine gidecek şimdi yanlışlıkla deyince can havliyle mecburen tuttuk nefesimizi ve galakside yolculuk başladı.Adam 2 saniyede mideye indirdi zaten kamerayı, karşıda da ekran var görüyorum bu arada.Ama o anda çektiğim acıyı anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır.

Bizi vücudumun derinliklerinde ilk karşılayan mide asiti, yani safra suyu oldu (hatta recep ivedik tabiriyle mide özsüt'ü).Bir yanardağ edası ile fokur fokur kaynıyordu resmen.Ulan bu neden sarı böyle, beyaz olması gerekiyor bunun diye bi tepki geldi doktordan, ben de konuşamadığım için gözlerimle ne bileyim tarzı bi haraket yaptım.Ardından başladı hortum içerde dönmeye ki bu hortumun mideye doğru inmesinden daha çok acı veriyor insana.Neyse, çevirirken çevirirken sonunda ülserin sebep olduğu yara belirdi orda.Böyle beyaz beyaz kist gibi noktalar halinde gördüm ben de o an ekranda ama çok da önemli değildi benim onları görmem.Bir an önce şunu çek de kurtulayım der gibi bakmaya çalışıyordum o arada doktora.Offf, ne kadar büyümüş bunlar gibi şeyler söyledi doktor o anda, ardından da dur şurdan 12 parmak bağırsağına da bakalım dedi.Eğer oraya da inseydi, bu benim yandığımın resmiydi yani.Çünkü dayanacak halim kalmadı, zaten oraya inemedi de.Çünkü ülser sebebiyle oluşan ödemden dolayı o ara daralmış ve hortum girmedi.Bikaç kez zorladı ama olmayınca bıraktı artık doktor da.

Hortumu ağzımdan geri çekerken efsane bi diyalog yaşandı zaten, hani tam karikatürlük cinsten.
dr: sigara içiyosun dimi sen?
ben: evet
dr: ağzına sıçiim senin o zaman!!!
ben: :s, ?, :D...

Zaten yukardan beri doktorun üslubuna dikkat ettiyseniz, garip bi insanla karşı karşıya kaldığımı fark etmişsinizdir.Üstüne bir de bu diyalog yaşanınca o ruh hali ve acı içinde kalakaldım orda, ne diyeceğimi bilemedim, bi an sigaradan tiksindim...

Sonuç olarak; doktor bu endoskopiyi saymadı, 2 şubatta yeniden yapacak malesef.Çünkü girmesi lazım o zıkkım hortumun 12 parmak bağırsağına, asıl yara orda.Doktorun onu görüp mutlu olması lazım...Bakalım 1 ay ilaç tedavisinden sonra yine çekeceğiz bu hortumun acısını.

Allah kimseye yaşatmasın, gerçekten çok zor bir hadise...
Anlatılmaz yaşanır demek geliyor içimden ama, sakın yaşamayın...Yediğinize, içtiğinize dikkat edin...

20 Aralık 2009 Pazar

Ben de Varım

Bundan böyle pascalcium blog da Bjk Bloglar Ağı'na dahildir.
Kabul edenlere teşekkür ederim...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Bir Hazin Maç Hikayesi


Saat 17.30 suları...
Güneş görmeden geçen günlerden biri daha...

Kendime yeni yeni geliyorum dünkü İnönü macerasından sonra.Dün ben maç izlemeye mi gittim İnönü'ye yoksa yüzme şampiyonası falan mı vardı halen çözemedim.Bu sahada maçın oynanmasına izin veren zihniyet, nasıl bir ruh halinde bu kararı verdi bilmiyorum ama bi insan evladı olarak sahada bulunan 22 oyuncuya da içim acıdı resmen.Bu konuya birazdan gireceğim fakat önce biraz maç öncesi olanlardan bahsedeyim.

Kadıköy'den İnönü'ye gitmek üzere evden çıktığımda yağmur hafiften hafiften varlığını göstermeye başlamıştı, belliydi sağanak geleceği.Eski Açık'ta bu yağmurda maç nasıl izlenir diye geçirdim bi an aklımdan ama dinmesini ümit etmiştim, dinmese bile bu yağmurda heralde fazla gelen olmaz bizi de kapalıya veya yeni açığa aktarırlar diye düşündüm.Vapurla Kabataş'a geçene kadar yağmur etkisini iyiden iyiye artırmıştı.Vapurdan inip stata gidene kadar sudan çıkmış balığa döndük zaten.Kabataş'a yüzerek geçseydik tek fark vakit kaybı olurdu heralde.Neyse...
Stada ulaşıp eski açığın numaralı tarafında yerimizi aldık ama yağmur daha da şiddetlenmeye başladı ve maçın başlamasına 15 dk. kadar zaman vardı.Sigara yakmaya kalksan çakmak yanmıyor, yaksan sigara ıslanıyor, sabit dursan üşüyorsun, zıplasan elbiselerine işleyen su ağırlık yapıyor ve daha çok üşüyorsun, elini cebe koymaya kalksan cepler zaten su deryası...Baktık ki bu iş böyle gitmez, eski açıkta o dakikalarda bulunan yaklaşık 30 kişi maç başlayana kadar "yönetim bizi kapalıya al" tezahüratı yaptık ama nafile.Ne yönetime, ne kapalıya sesimizi duyuramadık.Biz kapalıya sesimizi duyurmaya çalışırken, onlar bizleri sallamayıp "laylay" yapmaya devam ettiler ve açıkçası bu benim canımı oldukça sıktı.Yeri geldiğinde halkın takımı naraları atmayı maharet zanedenler, şimdi karşılarında ıslanan yaklaşık 50 kişilik grubu kaale bile almıyorlardı.Hadi yönetimin destek çıkmayacağını biliyoruz da sen bari yapma kapalı.Yazık...

Tüm bunlar olup biterken bir yandan sahada ısınmaya çalışan futbolcuları izliyorum ve sahanın içler acısı durumuna binaen yanımdaki arkadaşıma " bu sahada oynanacak maç mahalle maçından farksız" olur diyorum, "bir de teneke olsa top yerine tam olurdu" ve nitekim ilk 45 dk aynen o şekil oluyor.Oyuncular topla değil, top oyuncularla oynuyor resmen.Top auta çıkacak diye bırakıp koşmayan futbolcu dönüp arkasına baktığında rakibin topu alıp gittiğini görebilirdi, keza çok kez oldu bu olay aut ve taç çizgilerinin önlerinde.Tabi bu ilk 45 dk boyunca yağmur yağmaya devam etti ve yanımdaki arkadaşım daha fazla dayanamayacağını söyleyerek beni yalnız bırakıp eve geri döndü.İkinci 45 dk yağmur yağmadı ama keşke yağsaydı.Bu kez de rüzgar geldi ve ıslak bünyelerin iliklerine kadar işledi tribünde...

Gelelim maça;
İlk 11e baktığımızda artık pek şaşırdığımız söylenemez bu tür kadrolara.Herkes Mustafa Denizli'nin komikliklerine alıştığı için artık "İsmail Köybaşı neden oynamıyor?","8 milyon euroluk Tabata nerde?","neden kendi evimizde bile tek forvet başlıyoruz?" sorularını es geçiyor ve direk küfürler yağdırmaya başlıyor doğal olarak.

Maçın ilk yarısında pek futbol yoktu desek de Bursaspor genelde topa hakim olan taraftı.Rüştü'nün attığı bütün degajları da onlar aldı, karşı yarı sahada verilen bütün pasları da.İleriye çıkarken genelde sağ kanatı kullanıyordu Bursaspor Volkan Şen'le, Beşiktaş'ın bu kanattaki zaafından faydalanmak istedi sanırım Ertuğrul Hoca ve nitekim golü de bu kanattan attılar.İbrahim Üzülmez'in Volkan'ı kaçırmasıyla yapılan orta malesef gol olarak bize geri döndü.


İlk yarı heralde böyle biter, ikinci yarı da 3 sağlam değişiklikle oyunu çevirebiliriz düşüncesindeydim ki kafamı çevirip tam önümdek Rüştü'ye baktığımda sekerek yürüdüğünü gördüm.Maçı bırakıp bir süre Rüştü'yü izlemeye koyuldum.O sırada kale arkasına doktorlar geldi, Rüştü'yle birşeyler konuştular ama Rüştü'nün yüz ifadesinden doktorlara fırça kaydığı belliydi ve yedek kulübesine doğru değiştirin beni diye işaretediyordu.Doktorlar ayrıldıktan sonra hala değişiklik gerçekleşmeyince Rüştü yine o gergin ifadesiyle yedek kulübesine doğru bağırmaya başladı ve doktorlar tekrar geldi.Nihayet Mustafa Denizli genç kaleci Korcan'ı oyuna aldı.Ancak bu değişikliğin zamanı 44. dakika ve Rüştü gibi tecrübeli bir kaleci resmen oyundan bir an önce çıkmak için yırtınıyor, önüne gelene bağırıp çağırıyordu.Zaten Mustafa Denizli bence ilk başta Korcan'la başlamalıydı bu maça.Sakat sakat oynatırsan azarı da yersin oyuncundan.

İkinci yarıya Nihat-Nobre değişikliği ile başlama taktiği bi süreliğine işe yaradı.Beşiktaş çok hırslı ve saldırgan başladı bu kez ve golün geleceği belliydi.Sağdan soldan bindirmelerle rakibin üstüne gitmeye başlayınca rakip de baya bi afalladı tabi.Ve sonunda Nobre 55.dakikada uzun süren gol orucunu bozdu.Gole rağmen halen saldıran bir Beşiktaş vardı.Taraftarın da golden sonraki büyük desteği sayesinde bir an önce 2. golü bulmak peşindeydi ve bir penaltı golüyle bu da oldu.

Ancak şu penaltı olayına ayrı bi parantez açmak istiyorum.Penaltı'nın olduğu yerle benim aramdaki mesafe 5 metre.İbrahim Toraman topla birlikte çizgiye inerken yanılmıyorsam Zapotocny kayarak müdahele ediyor ve Toraman yerde kalıyor.Zapo'nun ayağının Toraman'ının bacaklarına dolaştığını net gördüm ve bu halde Toraman'ın yere düşmekten başka çaresi yok zaten.O anda kendi kendime "tartışmasız bi penaltı kazandık, bunun hakkında kimse yorum bile yapmaz heralde" dedim.Ancak eve gelip bilgisayarın başına oturduğumda gördüklerime inanamadım resmen.Paylaşım sitelerinde emek hırsızları, bu nasıl penaltı, hakemler Beşiktaş'ı kolluyor gibi garip tabirlerle isimlendirilen videolar dönmeye başlamış bile.Ekleyen insanlar da zamanında elle, kolla, haksız penaltılarla gol atan bir takımın taraftarları.Dayanamadım, videolardan birini ekleyen insanlardan birine mesaj attım ve o da videonun ismini değiştirmek mecburiyetinde kaldı.Gözümle çok net gördüğüm bi olayı, başkalarının garip şekilde yorumlaması çok sinir bozucu ve komik bi olay hakkaten.Zayen 3-2 yenilmişiz işte kardeşim, neyi tartışıyorsunuz ki hala?Çok mu zorunuza gitti o golün olması?

Maçın kırılma noktası Fink ve Ferrari'nin kafa topunda çarpışması ve Ferrari'nin soyunma odasının yolunu tutması oldu.Ferrari çıktıktan sonra İbrahim Kaş, İsmail Köybaşı veya hiç olmadı Uğur İnceman oyuna girmeliydi ama oyuna giren isim Yusuf oldu.Mustafa Denizli kör galiba göremiyor o sahanın durumunu ve Yusuf'un kalan dakikalarda ileride top tutmasını bekliyor.Topu tutmak için Yusuf'a gerek yok ki, zaten top düştüğü yerde oturuyor kalıyor, o topu alıp götürecek hızlı bir oyuncu lazımdı oraya İsmail gibi.Bu değişiklikten sonra takımda karşı yarı alanda duran bi tek Bobo kaldı, takım tamamen geriye yaslanmaya başladı.Sercan'ın kaçırdığı gol tehlike sinyallerinin habercisiydi keza.Ardından son 7-8 dakikada olan oldu ve buz gibi soğuk bir İstanbul gecesinde buz etkisi yaratan 2 gol.Yazık oldu...




Gelelim maç sonrasına;
Zapo golünü attı, sevinmekte haklıdır ona dediğimiz bişey yok.Ancak bu kadar tansiyonu yüksek bi maçta bu golün sevincini abartırsan o tepkiyi de yersin, o küfürleri de hakerdesin kusura bakma.Ki hala Beşiktaş'ın oyuncusu olduğunu unuttu sanırım kendisi ya da Beşiktaş'ın oyuncusu olduğunun yüksek derecede farkında ve bu yüzden taraftarın ne olursa olsun onu bağrına basacağını düşündü.Sen de haklısın belki ama bu ülkede işler böyle gitmiyor sevgili Zapo.Maç bitmiş bütün arkadaşların soyunma kulübesinin yolunu tutmuş, sen ne ararsın hala tribünlerin önünde, neyi alkışlarsın, niye alkışlarsın?Madem o kadar sevdin bu taraftarı o gol sevinci sırasındaki kendini yerden yere atmalar da nedir?Bundan bi 3-4 yıl önceki İlhan Mansız'ın golü geldi aklıma Ankaragücü formasıyla bize attığı, "harbi büyük adammışsın İlhan" dedim kendi kendime.Hadi onu da geçtim, numaralıya gidip üzerindeki Bursaspor formasını bir Beşiktaş taraftarına vermek de neyin nesi?O formanın üzerinde Zapo #26 yazması, onun bursaspor forması olduğu gerçeğini değiştirmez.Ayrıca "kaçan balık büyük olur" yorumlarına da çok güldüm maçtan sonra.Ferrari-Sivok-Toraman varken bu takımda Zapo zaten yedek kalmaya mahkumdu, ancak FTK maçlarında bazen görev alabilirdi, o yüzden kendinizi avutmayın boşuna...



O kadar ıslandık, üşüdük, üstüne yenildik de hiç mi güzel bişey olmadı?Tabi ki oldu...
Buyrun;