28 Aralık 2009 Pazartesi

Marsis


Önce bi şarkısını yayınlayalım da, laptopuma kavuşabilirsem daha uzun yazarım

Hay Aksi!

Canım sıkkın bikaç gündür.Çünkü laptopum kırıldı...
Fotoğraftaki laptop benimki değil, benimki asus ama kırılma şekli aynı.Son günlerde ne doğru düzgün nete girebiliyorum ne de blogu güncellemeye bu kadar heveslenmişken onunla ilgilenebiliyorum.Hayat desen zaten bi halta benzediği yok...
Neyse koy gitsin Pascal, sağlık olsun

21 Aralık 2009 Pazartesi

Yarınki Kadroyu Kim Tutturabilir Acaba?



Yarın Ziraat Türkiye Kupası'nın ilk maçında deplasmanda Manisaspor'a karşı oynuyoruz.Lige ara verilmesi, sakatların çokluğu, Türkiye Kupası'nın ilk maçı olması gibi faktörlerden dolayı bu sene pek forma şansı bulamayan genç oyuncuların ağırlıkta olduğu bir ilk 11 bekliyoruz Mustafa Denizli'den.O da bizim bu beklentimizin farkında olaraktan kesin bi terso yapacaktır.Peki Mustafa Denizli'nin çıkaracağı kadroyu tahmin edebileniniz olur mu acaba?Ben size bi ipucu sunayım önce;

Sakatlar: Rüştü, Hakan, İbrahim Kaş, Ferrari, Fink, Nihat, Holosko, Batuhan.Ayrıca Toraman ve Uğur İnceman'ın durumları net değil...

O zaman geriye kaldı; Erkan Zengin, Necip Uysal, Serdar Özkan, Tabata, İsmail Köybaşı, Rıdvan Şimşek, Korcan Çelikay, Erhan Güven.Bunların arasına Ernst, Sivok ve Bobo/Nobre ikilisinden biri girdim mi bu maç kesin izlenir, hatta imkan olsa Manisa'ya kadar gidilir.

Kadroyu da tutturan olursa eğer; ödül olarak M.Denizli'nin çıkardığı 11i bildim, yeminlen daha önceden benim aklıma geldiydi diye hava atar fena mı?

Maçın hakemi; Hüseyin Göçek
Yayın; TRT 1
Saat; 20:30
Deplasman Tribün fiyatı ise 5 TL

Besin Girmeyen Mideye Hortum Girer || Endoskopi

21 Aralık 2009
Bugün fizyolojik açıdan hayatımın en acı günlerinden biri oldu.Yaklaşık 1buçuk ay önce kontrol amaçlı doktora gittiğimde, endoskopi olacaksın cevabı aldım, "oluruz ya ne olacakki" diye geçirdim içimden hatta.Ama iş o kadar basit değilmiş, bugün içimden neler geçti neler...

Bir gün öncesinden, yani pazar akşamı saat 8'den beri hiçbişey yemedim yasak olduğu için.Zaten normalde de pek bişey yediğim söylenemez ama "yasak" kelimesini duyduğum an delesim geliyor hep nedense.Sabaha kadar aş eriyomuşum gibi sanki aklıma binbir türlü yiyecek içecek geldi, gecenin 3'üne kadar uyuyamadım.

Sonunda sabah oldu kalktım gittim hastaneye, sıra aldım falan bekliyorum orda.Ama içerden gelen sesleri duydukça içim ürpermeye başladı.Yan yana 2 oda var, birinde endoskopi yapılıyor birinde kolonoskopi.Endoskopi odasından pek ses geldiği söylenemez haliyle, çünkü hastaların ağzında hortum olduğundan bağıramıyorlar, sadece çırpınıyorlar.Kolonoskopiyi de merak edip araştırırsanız ne demek istediğimi anlarsınız zaten...

İçerden çıkanlara bakıyorum, koca koca adamlar, kadınlar falan.Hepsini dışarda bekleyen 3-5 kişi var ve hepsi de ağlayarak çıkıyor dışarı.Ben de saf gibi kendim gittim.Tabi daha da kötü oldum haliyle ve beklerken sıra bana geldi sonunda.Asıl olay bundan sonra başlıyor tabi...

İçeri girer girmez oturttular bi yere, ağzımı açıp bi tür uyuşturucu sprey sıktılar.Anında ağzımın hissiyatını kaybettim orda.Sonra doktor geldi, sünnetçi amca edasıyla, hemşireler bana uygun pozisyon ayarlamaya çalışırken o da bi yandan kaç yaşındasın, öğrenci misin, ne okuyosun tarzında sorular sormaya başladı.Tam konuşurken ağzıma yuvarlak, ortası delik bi nesne yerleştirdiler ve o kalın ve siyah hortum belirdi doktorun elinde.O anda kalp atışlarım tavan yaptı zaten.Ben küçük, ince bişey beklerken karşıma resmen su borusu gibi bişey çıktı.

Doktor nefesini tut der demez ağzıma hortumu yerleştirdi, ulan dur daha nefesimi tutamadım demeye vakit kalmadı ki tutamadım ben de zaten.Doktor çemkirdi bi anda napıyosun, tut şu nefesini, akciğerine gidecek şimdi yanlışlıkla deyince can havliyle mecburen tuttuk nefesimizi ve galakside yolculuk başladı.Adam 2 saniyede mideye indirdi zaten kamerayı, karşıda da ekran var görüyorum bu arada.Ama o anda çektiğim acıyı anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır.

Bizi vücudumun derinliklerinde ilk karşılayan mide asiti, yani safra suyu oldu (hatta recep ivedik tabiriyle mide özsüt'ü).Bir yanardağ edası ile fokur fokur kaynıyordu resmen.Ulan bu neden sarı böyle, beyaz olması gerekiyor bunun diye bi tepki geldi doktordan, ben de konuşamadığım için gözlerimle ne bileyim tarzı bi haraket yaptım.Ardından başladı hortum içerde dönmeye ki bu hortumun mideye doğru inmesinden daha çok acı veriyor insana.Neyse, çevirirken çevirirken sonunda ülserin sebep olduğu yara belirdi orda.Böyle beyaz beyaz kist gibi noktalar halinde gördüm ben de o an ekranda ama çok da önemli değildi benim onları görmem.Bir an önce şunu çek de kurtulayım der gibi bakmaya çalışıyordum o arada doktora.Offf, ne kadar büyümüş bunlar gibi şeyler söyledi doktor o anda, ardından da dur şurdan 12 parmak bağırsağına da bakalım dedi.Eğer oraya da inseydi, bu benim yandığımın resmiydi yani.Çünkü dayanacak halim kalmadı, zaten oraya inemedi de.Çünkü ülser sebebiyle oluşan ödemden dolayı o ara daralmış ve hortum girmedi.Bikaç kez zorladı ama olmayınca bıraktı artık doktor da.

Hortumu ağzımdan geri çekerken efsane bi diyalog yaşandı zaten, hani tam karikatürlük cinsten.
dr: sigara içiyosun dimi sen?
ben: evet
dr: ağzına sıçiim senin o zaman!!!
ben: :s, ?, :D...

Zaten yukardan beri doktorun üslubuna dikkat ettiyseniz, garip bi insanla karşı karşıya kaldığımı fark etmişsinizdir.Üstüne bir de bu diyalog yaşanınca o ruh hali ve acı içinde kalakaldım orda, ne diyeceğimi bilemedim, bi an sigaradan tiksindim...

Sonuç olarak; doktor bu endoskopiyi saymadı, 2 şubatta yeniden yapacak malesef.Çünkü girmesi lazım o zıkkım hortumun 12 parmak bağırsağına, asıl yara orda.Doktorun onu görüp mutlu olması lazım...Bakalım 1 ay ilaç tedavisinden sonra yine çekeceğiz bu hortumun acısını.

Allah kimseye yaşatmasın, gerçekten çok zor bir hadise...
Anlatılmaz yaşanır demek geliyor içimden ama, sakın yaşamayın...Yediğinize, içtiğinize dikkat edin...

20 Aralık 2009 Pazar

Ben de Varım

Bundan böyle pascalcium blog da Bjk Bloglar Ağı'na dahildir.
Kabul edenlere teşekkür ederim...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Bir Hazin Maç Hikayesi


Saat 17.30 suları...
Güneş görmeden geçen günlerden biri daha...

Kendime yeni yeni geliyorum dünkü İnönü macerasından sonra.Dün ben maç izlemeye mi gittim İnönü'ye yoksa yüzme şampiyonası falan mı vardı halen çözemedim.Bu sahada maçın oynanmasına izin veren zihniyet, nasıl bir ruh halinde bu kararı verdi bilmiyorum ama bi insan evladı olarak sahada bulunan 22 oyuncuya da içim acıdı resmen.Bu konuya birazdan gireceğim fakat önce biraz maç öncesi olanlardan bahsedeyim.

Kadıköy'den İnönü'ye gitmek üzere evden çıktığımda yağmur hafiften hafiften varlığını göstermeye başlamıştı, belliydi sağanak geleceği.Eski Açık'ta bu yağmurda maç nasıl izlenir diye geçirdim bi an aklımdan ama dinmesini ümit etmiştim, dinmese bile bu yağmurda heralde fazla gelen olmaz bizi de kapalıya veya yeni açığa aktarırlar diye düşündüm.Vapurla Kabataş'a geçene kadar yağmur etkisini iyiden iyiye artırmıştı.Vapurdan inip stata gidene kadar sudan çıkmış balığa döndük zaten.Kabataş'a yüzerek geçseydik tek fark vakit kaybı olurdu heralde.Neyse...
Stada ulaşıp eski açığın numaralı tarafında yerimizi aldık ama yağmur daha da şiddetlenmeye başladı ve maçın başlamasına 15 dk. kadar zaman vardı.Sigara yakmaya kalksan çakmak yanmıyor, yaksan sigara ıslanıyor, sabit dursan üşüyorsun, zıplasan elbiselerine işleyen su ağırlık yapıyor ve daha çok üşüyorsun, elini cebe koymaya kalksan cepler zaten su deryası...Baktık ki bu iş böyle gitmez, eski açıkta o dakikalarda bulunan yaklaşık 30 kişi maç başlayana kadar "yönetim bizi kapalıya al" tezahüratı yaptık ama nafile.Ne yönetime, ne kapalıya sesimizi duyuramadık.Biz kapalıya sesimizi duyurmaya çalışırken, onlar bizleri sallamayıp "laylay" yapmaya devam ettiler ve açıkçası bu benim canımı oldukça sıktı.Yeri geldiğinde halkın takımı naraları atmayı maharet zanedenler, şimdi karşılarında ıslanan yaklaşık 50 kişilik grubu kaale bile almıyorlardı.Hadi yönetimin destek çıkmayacağını biliyoruz da sen bari yapma kapalı.Yazık...

Tüm bunlar olup biterken bir yandan sahada ısınmaya çalışan futbolcuları izliyorum ve sahanın içler acısı durumuna binaen yanımdaki arkadaşıma " bu sahada oynanacak maç mahalle maçından farksız" olur diyorum, "bir de teneke olsa top yerine tam olurdu" ve nitekim ilk 45 dk aynen o şekil oluyor.Oyuncular topla değil, top oyuncularla oynuyor resmen.Top auta çıkacak diye bırakıp koşmayan futbolcu dönüp arkasına baktığında rakibin topu alıp gittiğini görebilirdi, keza çok kez oldu bu olay aut ve taç çizgilerinin önlerinde.Tabi bu ilk 45 dk boyunca yağmur yağmaya devam etti ve yanımdaki arkadaşım daha fazla dayanamayacağını söyleyerek beni yalnız bırakıp eve geri döndü.İkinci 45 dk yağmur yağmadı ama keşke yağsaydı.Bu kez de rüzgar geldi ve ıslak bünyelerin iliklerine kadar işledi tribünde...

Gelelim maça;
İlk 11e baktığımızda artık pek şaşırdığımız söylenemez bu tür kadrolara.Herkes Mustafa Denizli'nin komikliklerine alıştığı için artık "İsmail Köybaşı neden oynamıyor?","8 milyon euroluk Tabata nerde?","neden kendi evimizde bile tek forvet başlıyoruz?" sorularını es geçiyor ve direk küfürler yağdırmaya başlıyor doğal olarak.

Maçın ilk yarısında pek futbol yoktu desek de Bursaspor genelde topa hakim olan taraftı.Rüştü'nün attığı bütün degajları da onlar aldı, karşı yarı sahada verilen bütün pasları da.İleriye çıkarken genelde sağ kanatı kullanıyordu Bursaspor Volkan Şen'le, Beşiktaş'ın bu kanattaki zaafından faydalanmak istedi sanırım Ertuğrul Hoca ve nitekim golü de bu kanattan attılar.İbrahim Üzülmez'in Volkan'ı kaçırmasıyla yapılan orta malesef gol olarak bize geri döndü.


İlk yarı heralde böyle biter, ikinci yarı da 3 sağlam değişiklikle oyunu çevirebiliriz düşüncesindeydim ki kafamı çevirip tam önümdek Rüştü'ye baktığımda sekerek yürüdüğünü gördüm.Maçı bırakıp bir süre Rüştü'yü izlemeye koyuldum.O sırada kale arkasına doktorlar geldi, Rüştü'yle birşeyler konuştular ama Rüştü'nün yüz ifadesinden doktorlara fırça kaydığı belliydi ve yedek kulübesine doğru değiştirin beni diye işaretediyordu.Doktorlar ayrıldıktan sonra hala değişiklik gerçekleşmeyince Rüştü yine o gergin ifadesiyle yedek kulübesine doğru bağırmaya başladı ve doktorlar tekrar geldi.Nihayet Mustafa Denizli genç kaleci Korcan'ı oyuna aldı.Ancak bu değişikliğin zamanı 44. dakika ve Rüştü gibi tecrübeli bir kaleci resmen oyundan bir an önce çıkmak için yırtınıyor, önüne gelene bağırıp çağırıyordu.Zaten Mustafa Denizli bence ilk başta Korcan'la başlamalıydı bu maça.Sakat sakat oynatırsan azarı da yersin oyuncundan.

İkinci yarıya Nihat-Nobre değişikliği ile başlama taktiği bi süreliğine işe yaradı.Beşiktaş çok hırslı ve saldırgan başladı bu kez ve golün geleceği belliydi.Sağdan soldan bindirmelerle rakibin üstüne gitmeye başlayınca rakip de baya bi afalladı tabi.Ve sonunda Nobre 55.dakikada uzun süren gol orucunu bozdu.Gole rağmen halen saldıran bir Beşiktaş vardı.Taraftarın da golden sonraki büyük desteği sayesinde bir an önce 2. golü bulmak peşindeydi ve bir penaltı golüyle bu da oldu.

Ancak şu penaltı olayına ayrı bi parantez açmak istiyorum.Penaltı'nın olduğu yerle benim aramdaki mesafe 5 metre.İbrahim Toraman topla birlikte çizgiye inerken yanılmıyorsam Zapotocny kayarak müdahele ediyor ve Toraman yerde kalıyor.Zapo'nun ayağının Toraman'ının bacaklarına dolaştığını net gördüm ve bu halde Toraman'ın yere düşmekten başka çaresi yok zaten.O anda kendi kendime "tartışmasız bi penaltı kazandık, bunun hakkında kimse yorum bile yapmaz heralde" dedim.Ancak eve gelip bilgisayarın başına oturduğumda gördüklerime inanamadım resmen.Paylaşım sitelerinde emek hırsızları, bu nasıl penaltı, hakemler Beşiktaş'ı kolluyor gibi garip tabirlerle isimlendirilen videolar dönmeye başlamış bile.Ekleyen insanlar da zamanında elle, kolla, haksız penaltılarla gol atan bir takımın taraftarları.Dayanamadım, videolardan birini ekleyen insanlardan birine mesaj attım ve o da videonun ismini değiştirmek mecburiyetinde kaldı.Gözümle çok net gördüğüm bi olayı, başkalarının garip şekilde yorumlaması çok sinir bozucu ve komik bi olay hakkaten.Zayen 3-2 yenilmişiz işte kardeşim, neyi tartışıyorsunuz ki hala?Çok mu zorunuza gitti o golün olması?

Maçın kırılma noktası Fink ve Ferrari'nin kafa topunda çarpışması ve Ferrari'nin soyunma odasının yolunu tutması oldu.Ferrari çıktıktan sonra İbrahim Kaş, İsmail Köybaşı veya hiç olmadı Uğur İnceman oyuna girmeliydi ama oyuna giren isim Yusuf oldu.Mustafa Denizli kör galiba göremiyor o sahanın durumunu ve Yusuf'un kalan dakikalarda ileride top tutmasını bekliyor.Topu tutmak için Yusuf'a gerek yok ki, zaten top düştüğü yerde oturuyor kalıyor, o topu alıp götürecek hızlı bir oyuncu lazımdı oraya İsmail gibi.Bu değişiklikten sonra takımda karşı yarı alanda duran bi tek Bobo kaldı, takım tamamen geriye yaslanmaya başladı.Sercan'ın kaçırdığı gol tehlike sinyallerinin habercisiydi keza.Ardından son 7-8 dakikada olan oldu ve buz gibi soğuk bir İstanbul gecesinde buz etkisi yaratan 2 gol.Yazık oldu...




Gelelim maç sonrasına;
Zapo golünü attı, sevinmekte haklıdır ona dediğimiz bişey yok.Ancak bu kadar tansiyonu yüksek bi maçta bu golün sevincini abartırsan o tepkiyi de yersin, o küfürleri de hakerdesin kusura bakma.Ki hala Beşiktaş'ın oyuncusu olduğunu unuttu sanırım kendisi ya da Beşiktaş'ın oyuncusu olduğunun yüksek derecede farkında ve bu yüzden taraftarın ne olursa olsun onu bağrına basacağını düşündü.Sen de haklısın belki ama bu ülkede işler böyle gitmiyor sevgili Zapo.Maç bitmiş bütün arkadaşların soyunma kulübesinin yolunu tutmuş, sen ne ararsın hala tribünlerin önünde, neyi alkışlarsın, niye alkışlarsın?Madem o kadar sevdin bu taraftarı o gol sevinci sırasındaki kendini yerden yere atmalar da nedir?Bundan bi 3-4 yıl önceki İlhan Mansız'ın golü geldi aklıma Ankaragücü formasıyla bize attığı, "harbi büyük adammışsın İlhan" dedim kendi kendime.Hadi onu da geçtim, numaralıya gidip üzerindeki Bursaspor formasını bir Beşiktaş taraftarına vermek de neyin nesi?O formanın üzerinde Zapo #26 yazması, onun bursaspor forması olduğu gerçeğini değiştirmez.Ayrıca "kaçan balık büyük olur" yorumlarına da çok güldüm maçtan sonra.Ferrari-Sivok-Toraman varken bu takımda Zapo zaten yedek kalmaya mahkumdu, ancak FTK maçlarında bazen görev alabilirdi, o yüzden kendinizi avutmayın boşuna...



O kadar ıslandık, üşüdük, üstüne yenildik de hiç mi güzel bişey olmadı?Tabi ki oldu...
Buyrun;




23 Kasım 2009 Pazartesi

TD Avatar İddası Bjk-Fb "Hatıra Atkısı"

Tribündergi'deki ahalice katıldığımız iddaayı kazanmış bulunuyoruz.Katılan tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum ama en büyük teşekkürü büyük bir olgunluk örneği gösteren Fenerbahçeli arkadaşlar hakediyor.Bu iddaadan sonra TD Beşiktaş ahalisi olarak bir hatıra atkısı yapmaya karar verdik ve birer ikişer tasarımlar gelmeye başladı.Naçizane bir tasarım da ben yaptım, onu gösterteyim size de :)

ön yüz:

arka yüz:

iddaya katılanların listesini de yayınlayalım efenim:
1.astorre
2.Goksu
3.`JK
4.enpisayn
5.tekyolbesiktas
6.maf
7.sair nedim
8.SchwarzAdler
9.cliff
10.LeadeR
11.Metin Tekin
12.tony1903
13.serenat
14.zapatista1903
15.meaursault1903
16.kartalizma1903
17.emilio
18.siyahh
19.kartalsafa
20.akseki
21.Laziale
22.since1903bjk
23.Forzaeagle
24.smyrna_1903
25.ulas_1903
26.gundoganlı
27.Galamos_1903
28.miladımsensin
29.fred frith
30.zinho
31.trooper
32.bacoglu
33.Westterror
34.Sedov
35.Sanchez
36.AcıbadeM
37.Besiktas_1903
38.bandan adam
39.Travis Bickle
40.fani
41.Beşiktaşk1903
42.voyvoda
43.umut903
44.jlamotta
45. SDSBY
46.Serbay
47.supertivo
48.bjkrhpoz
49.koko1903
50.eagle_ysf
51.felix
52.emirhan
53.greencastle
54.CarsiBora
55.army of eagles
56.dAngerous1903
57. geckalma
58.mercato
59.federico
60.Lampard1903
61.panikatak
62.sta

16 Ekim 2009 Cuma

Orta Asya Etnik Rock - Ulytau, Altan Urag, Yat Kha


Ata Yurdu'nun bozkırlarından yükselen dombra sesinin gitarla harmanlanmış tarzını keşfettiğim günden beri kendimi bu müziğin büyüsüne kaptırdım.Bundan bikaç gün önce tesadüfen denkgeldiğim bir video klip ile bu müziğe olan ilgim başladı.Bu klip Kazakistanlı Ulytau grubunun Jumyr Kylysh şarkısının klibiydi.Klip, Tarkan filmlerinin edasına sahip kurguyla çekilmiş.Kurtlar tarafından kaçırılmış ve büyütülmüş bir çocuğun hikayesi yani (bunun Türkiye versiyonu için;
bakınız:Hanzo).


Ulytau grubu, çekirdek tayfa olarak 3 kişi.Bunlar; Erjan Alimbetov (dombra), Nurgaisha Sadvakosava (keman) ve Maxim Kichigin (solo gitar).Erjan ve Nurgaisha Kazakistanlı, Maxim ise Rus.Bikaç kez dinleyip müziğin etkisine girdikten sonra insan bunu dinlerken Orta Asya bozkırlarında bir Türk savaşçısı edasıyla at koşturduğu hissine kapılıyor.Grubun Jumyr Kylysh albümünü kesinlikle tavsiye ederim.

Ulytau'nun albümünü dinledikten sonra bu müziği yapan daha başka gruplar veya şahıslar dinleme isteği oluştu ve araştırmaya başladım.Dikkatimi çeken 4 grup daha oldu; Altan Urag, Yat Kha, Huun Huur Tu ve Arkhaan.Bunlardan Huun Huur Tu ve Arkhaan'ın tarzı biraz değişik, yani rock çizgisinde değiller.Onların yaptığı müzik sek Orta Asya kültürü dahilinde denebilir.Altan Urag ve Yat Kha, Ulytau'ya daha yakın tarz olarak.


Altan Urag; Moğolistanlı folk rock müzik grubu.2006 yılında çıkardıkları Made in Altan Urag albümünü bulup dinledim ve en az Ulytau'nun Jumyr Kylysh albümü kadar beğendim.Ülkemizde "Cengiz Han" ismiyle gösterilen "Mongol" isimli filmin müziklerini yapan grup da Altan Urag'dır.Şarkılarında yaylı ve vurmalı enstrümanların yanında, yer yer giren kadın vokaller de gayet etkileyici.6 üyeden oluşan bu grubun 2 albümü bulunmakta.Birisi az önce de bahsettiğim 2006'da piyasaya sürülen Made in Altan Urag, diğeri 2004 tarihli Foal's Been Born.Made in Altan Urag albümündeki Requiem parçasını; kulaklığı takıp, gözlerinizi kapatıp dinlemenizi mutlaka tavsiye ederim...



klibin başındaki diyalog:
-"Grandpa, can i tell you a folktale?"
- "Sure, what kind of folktale?"
-"the one that doesn't end happy"
-"son, i have already living the nightmare when i am not sleeping"

Geçelim Yat Kha'ya.Açıkçası pek dinlemedim Yat Kha'yı.Beni pek sarmadı ama velakin sadece bilgi amaçlı yazayım dedim.1991 yılında kurulmuş Tuvalı* bir müzik grubu.Grubun kuruluşunda öncülüğü vokalist ve gitarist olan Albert Kuvazin yapmış.91'den bu yana gruba birçok üye dahil olmuş ve ayrılmış.Toplamda 11 albüm sürmüşler piyasaya ve son albümleri 2005'te çıkmış.Bikaç şarkısını dinledim net üzerinden ama albümlerini indirme gereği duymadım henüz.Ulytau ve Altan Urag'ın albümlerini dinlemekten sıkılırsam Yat Kha'ya geçiş yaparım heralde...
Resmi web siteleri: http://www.yat-kha.com/

Murat Aksu'nun Adaylığı - Kriz Dönemi Rehaveti

Murat Aksu, Ocak ayındaki kongre için resmen aday olacağını açıkladı.Aksu'nun adaylığı mâlumdu zaten daha önceden yaptığı açıklamalara binaen.Ancak şu dönemde kimin Beşiktaş için en iyisi olacağına karar vermek gerçekten güç bir durum.Taraftarın tek isteği Yıldırım Demirören'in gitmesi.Zaten pek çok kişi ondan daha kötüsü olamaz düşüncesi içerisinde.

Murat Aksu, adaylığını koyabilecek başka aday varsa onlar da, Beşiktaş'ın şu an içinde bulunduğu krizi kendilerine avantaj olarak sağlamak isteyecektir.Bu gayet tâbi bir stratejik yol onlar için.Ancak 2. Demirören faciası yaşanmaması için tüm kongre üyelerinin mantık çerçevesi içinde oy kullanması lazım.Çözüm planları en iyi şekilde değerlendirilmeli, taraftarın gözünü boyama tavırları ve reel çözümler birbirinden ayırt edilebilmeli.

Ben şahsen Murat Aksu'nun başkan olmasına sıcak bakmıyorum.Beşiktaş başkanlığı için pek iyi bir tercih olmaz benim için.Hikmet Çetin ismi heyecanlandırıyor beni.Seba'nın da desteğini aldıktan sonra kariyer ve otorite sahibi biri olarak aday olup, başkanlık koltuğuna oturmasını isterim.Yine de camiaya hayırlı olsun Murat Aksu'nun adaylığı...

10 Ekim 2009 Cumartesi

Uğur Erbaş

Bayramdan önce memlekete gitmek için Metro tesislerinde otobüs beklerken ulan gideyim yolda okumak için bi dergi alayım dedim.Zaten yolculukta uyumaktan nefret ederim.Neyse gittim dergilere bakıyorum ama benim ilgimi çeken hiçbir dergi yok ya da kalmamış.Ne haber dergisi var ne de kişinin kültür seviyesini yükseltebilecek bi dergi var.Sadece mankenlerin ne renk don giydiğinden bahseden saçma sapan dergiler mevcut.Sonra arkalardan gözüme "digital arts" dergisi çarptı.Daha önce ne görmüşlüğüm ne duymuşluğum var ama kapağı ilgimi çekti, gittim aldım.Dergideki yazılar isminden de anlaşılacağı üzere photoshop, dreamweaver, 3DSMax gibi programlar hakkında bilgiler içeriyor.Onlar pek ilgimi çekmedi, o anda uygulama şansı bulamadığım için belki de.Ama bir röportaj çok hoşuma gitti.Röportaj yapılan kişi daha önceden çalışmalarını gördüğüm ama ismini hiç duymadığım grafist Uğur Erbaş...

Uğur Erbaş'ın özgeçmişi hakkında kısa bir bilgi vereyim önce: 1977 Ankara doğumlu.1999 Hacettepe Üniversitesi GSF Grafik bölümünden mezun ve 2000 yılında aynı bölümde asistan olarak göreve başlıyor.2004'de TRT Tanıtım Merkezinde Grafist-Animatör olarak çalışıyor.2007 yılında ise Hacettepe Üniversitesi GSF Grafik bölümünde öğretim görevlisi oluyor.An itibariyle serbest meslek yapmaktadır.



Aldığı ödülleri de sıralayalım:
  • 2002 39. Antalya Altın Portakal 8. Uluslararası Kısa Film Video Yarışması "en iyi animasyon" ödülü - "Dünyanın Kapıları"
  • 2004 Columbia-Tristar 1.Ulusal Kısa Film Video Yarışması "en iyi animasyon" ödülü - "Güneş Yolu"
  • 2006 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Mentaj Film Yarışması "en iyi görsel efekt" ödülü - "Cenneti Beklerken"
  • 2007 14. Kral Tv Video Müzik Ödülleri "yılın klibi" ödülü - "Aşk-ı Hürrem"
  • 2008 Popüler Bilim Ödülleri "Teşvik" ödülü sanatçının bazı çalışmalarına verilmiştir.


Ödüllere baktığımda Can Atilla'nın Aşk-ı Hürrem adlı şarkısının müthiş klibinin arkasındaki ismin Uğur Erbaş olduğunu görünce röportajın tamamını okumaya karar verdim ve gerçekten yaptığı çalışmaları çok beğendim.

Uğur Erbaş'ın en çok ilgimi çeken çalışması ise "Mustafa" filmi oldu ve ben tabiki yine bu filmin grafik ve animasyonlarını yapan kişilerden birinin Uğur Erbaş olduğunu yine bu röportaj sayesinde öğrendim.Ama bunu yadırgamadım pek fazla.Çünkü bu film hakkında yapılan tartışmaların neredeyse tamamı filmin içeriği hakkında oldu.Ne teknik ekip ne de animasyonlar ve grafikler üzerine hiçbir yorum veya eleştri görmedim bu röportajı okuyana kadar.Eğer siz de görmediyseniz bu film hakkında Uğur Erbaş'ın yorumlarını ve çalışmalarını size özet geçeyim:



Mustafa filmiyle ilgili olarak Can Dündar'ın ofisine ilk gittiğinde "yeni bir inkılap tarihi dersi" geliyor diye düşünmüş.Ancak malzemeler ve metin ortaya çıktıkça ortada farklı şeylerin olduğunu görmüş.Bu farklılıklara paralel olarak bazı tepkilere karşı kendilerini hazırlamışlar ekip olarak ama tepkinin bu denli fazla olması şaşırtmış onu haliyle.Bunun sebebini, insanlarının Atatürk'ü gözlerinde kendileri gibi bi insan olmasından öte normal insanlardan üstün bi varlık olarak görülmesine bağlıyor.Çoğu insan O'nu sen ben gibi bi insan olarak görmek istemiyor ve O'nun hayatının detaylarını bilmek hayal kırıklığına uğratıyor onları belki...

Filmdeki teknik özelliklerden bahsedecek olursak; efektler 2 karaktere ayrılmış.Birincisi; tamamen grafiklerden oluşan 3d sahneler, ikincisi; gerçek sahneler üzerinde yapılan efektler.3d sahneler seyircide "bu bilgisayar efektidir" imajı yaratacak şekilde oluşturulmuş.Gerçek sahneler de bilgisayar efektleri ile desteklenmiş.Örneğin; manzaralar bulutlar, renkler ve ışıkların yardımıyla daha özel hâle getirilmiş.Hayvanların canlandırılmasında ise gözlemler ve daha önceden çekilmiş görüntüler yardımıyla oluşturulmuş.Kargaların ne şekilde uçtukları, çakalın belirgin özellikleri gibi...Filmde geçen yapılar , olaylar yakın tarihte yaşandığı için, onları pek yormamış.Çünkü çoğu sağlam veya restore edilmiş binalar.Sadece Dolmabahçe Sarayı gibi kompleks yapılarda zorlanılmış.

Yapım süreci senaryo ortaya çıktıktan sonra gelişmeye başlamış.Haftada 2 gün ekip toplanıp yol haritası belirlenmiş.Diğer günlerde de film hakkında malzeme toplanmış.Kaleden Ulus Meydanına iniş sahnesi için Ankara dışında boş bir arazi seçilmiş.Gerçek çekimde 40 kadar insan kullanılmış ve çoğaltılması gerekiyomuş.Ancak green box gerekli alanı kaplayacak kadar büyük olmadığından rotoskop tekniği kullanılmış.Daha sonra kalabalık görünütüsü ve çatı halindeki meclis binası meydanın sonuna yerleştirilmiş.Filmin finali (aynı zamanda filmin girişi) de efektle oluşturulan bir sahne.Elinde çalı çırpı taşıyan bir çocuğun yağlıboya tablo içinde ormana doğru yürüyüp kaybolması için tabloya uygun dokudaki bi ortamda gerçek çekim yapılmış.Çekimin belli bir parçası tablonun dokusuna yedirilmiş ve boğazın üzerinden uçup pencereden giren kamera, tablonun üzerinde çekilen gerçek görüntüdeki çocuğun kadraja girmesinden sonra tabloya en yakın olunan zamanda film tablonun içinden akmaya başlamış.

Bu son sahneyi buradan izleyebilirsiniz:


İşte Mustafa filminin teknik perde arkası bu şekilde.Tabi bunları yapmak eminim uzun emekler ve vakitler gerektirmiştir.Ama bana göre değmiş...

Röportajda en beğendiğim noktalardan biri de Uğur Erbaş'ın kendi çalışma stili ve ortamından bahsettiği bölümdü.Kendisinin berbat bir bilgisayarla çalıştığını belirtiyor ve bunun nedenini soranlara verdiği cevap ise gayet zekice.Boş sayfaya bakıp ne yapacağını düşünerken bilgisayarın hızı onun işine yarıyormuş.Yani bilgisayar ona daha fazla düşünmek için zaman tanıyormuş.Şahsen ben de aynı onun gibi düşünüyorum ve bilgisayarım da gerçekten berbat.Photoshop'ta bi resim üzerine çalıştığımda bazı işlemleri yapmak bilgisayar için biraz süre gerektiriyor ve bu sürede de yeni şeyler düşünebilme fırsatı buluyorum.Görüntünün hangi programla ve ne şekilde yapıldığından çok işe yarayıp yaramadığı önemlidir.Çalışma odasının küçük ve dağınık oluşundan ve geceleri çalıştığından bahsediyor Uğur Erbaş.Ancak tasarımın hayattan beslendiği farzedilirse gece çalışmak bir nevi hayatı ıskalamak manasına geliyor ve bu tasarımcı için bir dezavantaj oluşturuyor.Çalışma sırasında dinlemekten en zevk aldığı oarça ise Korsakov'dan "Yaban Arısının Uçuşu"ymuş.Denemek lazım...

Uğur Erbaş'ın bilgisayar grafikleri üzerine çalışan gençlere tavsiyesi ise bilgisayarı sadece bir alet olarak görebilmek.Yani mouse tutmak dışında yaptığınız herşey tasarımınıza katkı sağlıyorsa doğru yoldasınız diyor.Balkona çıkmak, yolda yürümek, otobüs beklemek gibi basit şeyler bile size malzeme sağlamalı diyor.Gayet haklı da...

Uğur Erbaş'ın çalışmalarına http://ugurerbas.deviantart.com sitesinden, kendisine de uerbas@yahoo.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Kendisinin yeni çalışmalarını sabırsızlıkla bekliyorum...





5 Ekim 2009 Pazartesi

Hello Africa

Uzunca bir süre güncelleyememiştim blogu yine.Yine diyorum, çünkü bunu çok sık yapıyorum.Blog yazmak benim için sadece bi hobi olduğu için kendimi sürekli yazmak zorundaymışım gibi hissetmiyorum.O yüzden ne zaman kafama eserse işte...Zaten "hadi yaz, yaz" diye tepeme binen bi okuyucu kitlem de yok, sadece kendimi tatmin etmekten ileri gitmiyorum sanırım...

Bu zaman zarfında neler olduğu, yani Beşiktaş camiası içinde, herkesçe malum zaten.En son rahmetli Vedat abi için girdiğim postu göz önünde bulundurursak; süper kupayı kaybettik, Tabata'yı 8 milyon euro'ya transfer ettik, şampiyonlar liginde bahtsız bedevi tarzı bi kura çektik, yenildik, fark yedik, puan kaybettik, gol atamadık, kavga ettik, sırtımızı döndük, büyük başkanımız bize pis pis güldü, değerli zevcesi alkışladı... ve daha da böyle devam edecek sanırım kongreye kadar.

Kasımpaşa maçında olması gerekenler ve 'büyük ihtimalle' olacakmış gibi gözükenler arasında dağlar kadar fark var ama umarım yanılırım bu konuda.Şimdi destek zamanıdır, kavgayı sonra da ederiz.Başkanlar da gelir geçer ama başka Beşiktaş yok!!!

Bu arada başlık neden Hello Africa onu söyleyeyim unutmadan :) Uzunca bi süredir görmediğim konuşmadığım bi arkadaşıma selam vereceksem veya birine ilk defa mail, mesaj vs. atacaksam veya da üstteki gibi uzun aralar sonunda yazacaksam aklıma Dr.Alban'ın "hello africa, tell me how you doing" şarkısı aklıma gelir.Ne alaka bilmiyorum valla ama buraya uyduğunu hissettim ve yazdım.Ne de olsa Afrika'nın balta girmemiş ormanları gibi tenha bi blogtur pascalcium :)


21 Temmuz 2009 Salı

Güzel İnsan

Güzel insanımız, güzel abimiz Vedat kaptanımızın bedeni bugün son kez geçti semtten.Kendisi için hazırlanan töreni izlereken göz yaşlarımızı tutamamışızdır çoğumuz eminim.Ne fenerlisi, ne cimbomlusu, ne trabzonlusu ona karşı öfke duymazdı çünkü.

Futbol hayatı boyunca bir kez bile sakatlanmamıştı.Belki de 1 maç bile Beşiktaş'ı yalnız bırakmayı ihanet kabul ediyordu kendi içinde.Öyle büyük bir kaptandı o.Ama gelin görün ki onun taktığı o şerefli pazubandı zamanında Tümerler, Gökhan Zanlar da taktı ne yazıkki...Beşiktaş'a belki de en sıkıntılı zamanında geldim diyordu.Para bile alamazken kulübünden, kaptan olarak arkadaşlarının emeğinin karşılığını kendi cebinden vermişti...

Mütevaziydi çok.Ben spor yazarı değilim, naçizane Beşiktaş'ı yazıyorum diyordu.Hatta kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen Beşiktaş taraftarına ben Beşiktaşlıyla değil fotoğraf, film bile çekerim diye cevap veriyordu.Maç günleri Kadıköy'den vapuruna binip normal bir taraftar gibi diğer taraftarlarla kol kola yürüyordu stada...

Bir o kadar da espriliydi.Kıvrak zekası hepimizin beğenisini toplardı.Sergen için sahanın ortasına sandelye koyar yine oynar diyordu.Valerenga takımı için bunlardan futbol takımı olmaz, olsa olsa iyi bir işçilikle oturma odası takımı olur diyordu...

Önce Müslümanım, sonra Elhamdülillah Beşiktaşlıyım diyordu.Böyle anlatıyordu içindeki büyük Beşiktaş aşkını ve bu aşkı bize vasiyet bıraktı.Onlar benim en yakın akrabalarım dediği Beşiktaş taraftarına son emaneti oldu bu sevgi.

Ve belki de son çınar da devrildi artık.Ne denilebilir ki...
Güle güle güzel insan,
Mekanın cennet olsun...


17 Temmuz 2009 Cuma

2009-10 Beşiktaş Formaları

Öncelikle değişik bi çalışma olmuş.Yapanın suratına tüküreyim demeden geçemeyeceğim...

Efenim, korsan efradını da uğraştırmamak lazım dimi?Bu konuda onlara yardımcı olmak için bu formayı üreten Adidas'a teşekkürler...


Bu forma da iş görüşmelerinde, devlet dairelerinde v.s. giyilmek için tasarlanmış olmalı.Nitekim gömlek üstü çok şık durur kanaatindeyim.


Bunun ne olduğunu anlayamadım ama üretici firma kartal pençesi buyurmuşlar!